Göstermelik Yaşama Hastalığı: Dijital Mutsuzluk

dijital-mutsuzluk

Yapay dünyamızda ‘like’lar arasında mutsuzluğumuza boğuluyoruz ama farkında değiliz.”Bizim oğlanın bokunda boncuk bulduk kesin profesör olacak” havalarımız, kocişkomuzun aldığı Michael Kors çantayı kutusu ile çekip #CanımKocişimmmmm etiketi ile paylaşmalarımız. Şayet bekarsak her akşam gece kulübündeyiz. Evde erik çekirdeğini kaseye sektirmeye çalışan abiler @babylonbikbik’deki yer bildirimleri ile geceyi coşturuyor.

İnsan doğası gereği kıyaslama içerisinde yaşar. Bu çoğu zaman kişiler tarafından fark edilmeden gerçekleşir. Özellikle nesnel olarak algıladığımız her şeyi kıyaslarız. Herkes “daha iyiyi” ister. Daha iyi bir ev, daha iyi bir iş, daha iyi maaş, daha iyi kıyafetler. Peki kime göre daha iyi?

Zamanla kontrolden çıkabilen bir davranıştır kıyaslamak ve toplumsal yaşamın üzerimizdeki etkisini gözler önüne serer.

İnsanoğlu ister istemez etrafından etkilenir. Sanıyorum bu dünyaya ilk ayak bastığımız andan itibaren ( Şımarık bir çocuk gibi onu harcamadan çok çok öncesi) süregelen bir olay. Kadınlar mağaralarının büyüklüğünü, erkekler avlarının yırtıcılığını, kendi bilek güçlerini kıyaslar mıydı bilinmez ama kulağa çok da uzak bir ihtimal gibi gelmiyor.

21.yüzyılda ise bu durum en üst seviyesine ulaşmış durumda. Birçoğumuza gelir kapısı açan dijitalleşme, sosyal ve duygusal hayatımızı ne derece baltalıyor farkına varmayanımız yoktur. (Kabullenemeyenler el kaldırsın) İçimizdeki çocuğu hiç büyütmeyelim mesajları verirken onu yolda gördüğü her şeyi arzulayan bir ergine çevirmekten bahsediyor olamayız herhalde.

İnsan yeniliklere çok çabuk ayak uydurabiliyor ve zamanla faydalı veya eğlenceli olan her şeyi kendi aleyhine çevirmeyi başarabiliyor. Olduğundan farklı ve abartılı görünmeyi seven insan canlısı için de sosyal medya adeta kaçınılmaz bir hazine oldu.

Hepimiz çok mutluyuz!

Aşırı mutlu aşk dolu bir yuvamız var, en zeki çocuk bizim oğlan, pembelikler içindeki salonumuzu fıstık yeşili perdemizle kombinlediğimiz evimizde sabah 8’de pür makyajlı selfielerimiz var. “Bizim oğlanın bokunda boncuk bulduk kesin profesör olacak” havalarımız, kocişkomuzun aldığı Michael Kors çantayı kutusu ile çekip #CanımKocişimmmmm etiketi ile paylaşıyoruz. Şayet bekarsak her akşam gece kulübündeyiz. Evde erik çekirdeğini kaseye sektirmeye çalışan abiler @babylonbikbik’teki yer bildirimleri ile geceyi coşturuyor. #TBT’yi bulan sevgili kardeşimize ise selam olsun, sayesinde kendimizi asosyal hissettiğimiz her perşembe eskilerden “çok eğlendiğimiz” bir gün paylaşıveriyoruz.

World Happiness Report 2015 raporuna göre 158 ülke arasında gelir ve yaşam beklentisi, özgürlük gibi kıstaslar çerçevesinde 76. sırada yer alıyormuşuz.  (Meraklısına dipnot; worldhappiness.report

Aslında ne kadar mutlu ya da mutsuz olduğumuzu anlayabilmek için herhangi bir araştırmaya bakmamıza da gerek yok. Öncelikle mutsuz insanı gözlemleyelim. Mutsuz insan kaygılıdır. Para ve iş konusunda, ilişkiler konusunda kaygılar taşır. İşini sevmez, aktif bir hobisi yoktur ve kendini daima başkaları ile kıyaslar. (“Ben böyleyim” deme erdemine ulaşmamız için daha kaç hüsran yaşamamız gerek bilinmez…) Birbirinden etkilenmek insanın doğasında var dedik. Komşu çocuğu kıyaslayan bir nesilden türedik sonuçta. Sosyal medya hesaplarınıza göz atın. Hepsinde ne kadar mutlu, ne kadar eğleniyor ve ne kadar geziyoruz. İşte “dijital mutsuzluk” tam da bu noktada ortaya çıkıyor. Sosyal medya hesaplarımızda hayatlarına dair fikir edinebildiğimiz oldukça fazla arkadaşımız var. Stalktan stalka koşarken alınan ekran görüntüleri Whatsapp gruplarında dolanırken, iş yoğunluğundan bıkıp üzerinizdeki gömlekten ne kadar rahatsız olduğunuzu düşündüğünüz anda Instagram’da plaj fotoğrafı paylaşan arkadaşlarınız olduğu müddetçe bu kıyaslama kısır bir döngüye giriyor. Bu durum bizi mutlu ve eğleniyor göründüğümüz her anı paylaşmaya itiyor. 

(Bkz. Stalk; sosyal medya ajanı, bir profilde gezinirken etiketli kişiler arasında sonsuzluğa doğru kaybolan kişi vb…)

Az önce bahsettiğimiz mutsuz insanı ele alalım. Mesleğin statü olarak önemi vurgulanarak yetiştirilen sevgili mutsuz no:1, büyük umutlarla mezun olduğu üniversiteden sonra asgari ücretle iş teklifi alır. İdealistçe reddettiği işlerden birine umutlar kaybolmaya yakın girer ve sabahtan akşama kadar (Hayatın anlamı buymuş gibi) çalışır. Kira, faturalar, taşeronlarca üretilip “büyük marka” etiketi basılan -aslında ederi 20 liralık- ayakkabı derken ayda 1 – 2 defa dışarı çıktığı akşamlarda bolca fotoğraf çeker. İş yorgunluğunun ardından kendini eve atmadan 1 saat dışarıda kahve içtiği arkadaşı ile birlikte kahkaha dolu #fabulous bir fotoğrafı sosyal medya hesaplarında paylaşır. O sırada metrobüste 8000 kişi ile yolculuk yapan başka bir sevgili mutsuz no:2 bu fotoğrafı beğenir ve der ki “Adamlar geziyor ya” 

Bir tek ben mi çalışıyorum?

Bu soruyu kendinize yakın zamanda sordunuz mu?

Tüm sene uykularından, sosyal hayatından feragat edip -af edersiniz- ot gibi çalışan ve 2 haftalık yıllık izninde düşük bütçeli bir yurt dışı tatili ayarlayan Pelin aynı pozdan 50 defa vererek çekildiği fotoğraflarla arkadaşlarını hayata küstürür. En beğendiği fotoğrafı sosyal medya hesaplarında paylaşır.

Doktora giden Aslı vapurda uçuşan saçları ile bir video çeker ve paylaşır.

İşten 1-2 saat izin alıp bankaya işlerini halletmeye giden Özge, gün ortasında AVM’de kahve yudumlarken fotoğrafını paylaşır.

Yorucu bir pazartesinin ardından sosyal medya hesaplarında gezinen mutsuz no: 2’nin bunları incelerken aklındaki tek soru “Bi’ tek ben mi çalışıyorum?” Akabinden gelen katlanan mutsuzluktur.

Hayır mutsuz no:2 bir tek sen çalışmıyorsun. Olimpos’ta kamptan fotoğraf atan Mert yılın geri kalan 300 günü akşam 2 saat serviste trafik çekip evine gidiyor. Pisa’yı ittiren İrem tatil sonrasında yine sabah 5.45’e kurduğu alarmı ile kalkıp 7buçukta iş başında olacak. Kadeh tokuşturan fotoğrafı attıktan sonra o kadehleri mutfağa götürüp TV karşısında yayılan Ezgi de kapital düzene boyu eğip öğle arasında dahi çalışıyor. Üzülme mutsuz no:2 sen aslında yalnız değilsin. Ama son paylaştığın fotoğrafında #HayatBu diyerek çimlerde uzanırken pek de mutlu görünüyorsun. Aynı mutsuz no:1 ve diğerleri gibi. 

Anı yaşayıp mutlu olmak yerine başkalarının görece daha mutlu görüntüleri ile kendimizi, hayatlarımızı kıyaslıyoruz. Sosyal medya mutsuzluğumuzun makyajı olmuş durumda. Tek fark çillerimizi değil de mutsuzluklarımızı kapatıyor oluşu. Yeni gelin evleri ve türevleri sosyal hesaplarında sadece yarım saat zaman geçirirseniz olayı çok daha net anlayabilmeniz mümkün. (Bu başlı başına bir konu zaten)

Bizim mutluluklarımız başkasının mutsuzluğu olabiliyor, tabii tam tersi durum da geçerli. “Yiğit bugün tuvaletini kendi yaptı” diyerek poposunun fotoğrafını koyduğun bebeğin de buna dahil…

Çocuk sahibi olamadığı için üzülen bir genç kadının Mira bebeğin her anını izlemesi onu ne derece mutlu eder, sabahtan akşama kadar mağazada müşterilerin peşinden koşturan Simge’nin lüks mağazalardan gelen kıyafetleri tanıtıp sadece geziyorum, hayat çok güzel lalala paylaşımları yapan fenomeni takip etmesi hayatına nasıl bir mana katar, bunun sonu nereye varacak bilinmez… Ama kendimizi biraz olsun frenleyemezsek sonumuz kötü, orası aşikar.

İçimde Kalmasın Notu: İlk bakışta cep telefonundan babasını aramayı becerebilen çocuğun profesör olmayacak belki ama 18 yaşına geldiğinde tüm mahremini paylaştığın için sana dava açması çok muhtemel.

 

 

 

Share This:

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir