tarihinde yayınlandı Yorum yapın

Seramik Atölyesi İçin Ne Kadarlık Bir Alana İhtiyacım Var?

seramik atölyesi

Seramik atölyesi kurarken dikkat edilmesi gereken birçok nokta var. Bunlardan en önemlisi ise mekan. Taşınmak zaten yeterince zahmetliyken bir de içerisinde fazlasıyla ağır ve kırılma ihtimali yüksek olan malzemeler ile taşınmak kat kat daha yorucu bir süreci temsil ediyor. O yüzden seramik atölyenizi / üretimhanenizi kuracağınız yeri iyi düşünerek seçmeniz fayda sağlayacaktır.

Seramik atölyesi kurulurken öncelikle liste hazırlanması gerektiğini düşünüyorum. Tahminler üzerine kafanızda canlandırdığınız senaryolardansa gözünüzle görebildiğiniz bir liste, ne kadarlık bir alana ihtiyacınız olduğunuzu çok daha ne göz önüne serecektir. Şimdi atölyemizin nasıl olması gerektiğini inceleyerek ne kadarlık bir alana ihtiyacımız olduğunu keşfedelim.

1 – Mümkünse düz ayak olsun

Atölyenizin hemen girişte olması fırınınızın taşınabilmesi, oldukça ağır olan çamur siparişlerinizin ve çeşitli malzemelerin teslim edilmesi açısından kolaylık sağlayan bir özellik. Dürüst olmak gerekirse kargo çalışanları alt ve üst katlara ürün taşımada problem yaratabilirler. 

2 – Havalandırma çok önemli

Fırını ilk kez kullanırken dikkat edilmesi gerekenler konusunda tecrübelerimi yazdığım blog yazısında da belirttiğim gibi havalandırma atölyeler için oldukça önemli bir unsur. Özellikle fırın çalışırken atölyede temiz hava akışı olması çok mühim. Bu sebeple havalandırması bulunan ya da en azından 🙂 bir penceresi bulunan atölyeleri tercih etmelisiniz. 

3 – Tüm aşamalar içİn ayrı raflar sığsın

‘Bir seramik atölyesi için asla fazla raf diye bir şey yoktur.’ Bu sözüm tarihe geçsin 🙂

Döküm veya vakum çamuru ile hazırladığınız, kurumayı ve rötuşlanmayı bekleyen ürünler, bisküviler, sırlı ürünler ve fırından çıkmış ürünler olmak üzere 4 temel gruptan bahsedebiliriz. Tüm bu aşamalardaki ürünleri aynı rafa yerleştirmeye çalıştığınızda karışıklıklar olması ve bir süre sonra hiçbirinin o raflara sığmaması sorunsalı başlıyor. Bu sebeple en az 4 farklı ürün alanı bulundurmanızı öneriyorum. Yatay olarak uzun, 4 raflı bir kitaplık, 4 ayrı katlı kitaplık veya en ideali atölyeler için hazırlanan metal raflardan 4 adet sığacak büyüklükte bir atölye hayal edebiliriz.

4 – Hammaddeleri koyacak bİr alan olsun

Çamurlar, daldırma sırlar, kimyasal malzemeler, paketleme için gereken koliler, baloncuklu naylonlar, pelur kağıtlar ve daha birçok malzeme için bir alana ihtiyacınız var. Aksi halde su damlayan kartonlar, her yere dağılan fazla çamurlar ve içinizdeki sanat aşkını baltalayabilecek bir karmaşa sizi bekliyor. Altı dolaplı masalar tercih ederek bu kalabalığı daha dar alanlarda da muhafaza edebilirsiniz. Bir deponuz varsa ne ala. Yoksa ufak bir dolap da sizi kurtaracaktır.

5 – Taşıma su ile değirmen dönmez: Su tesİsatı olsun

– Aman zaten ben kovada elimi yıkıyorum, lavaboya çamurlu su dökülmez gibi iyimser düşünceleriniz varsa -tecrübe ettiğim için eminim- anında vazgeçin. Litrelerce su taşınızasız dahi taşıma su ile atölye dönmüyor arkadaşlar.

6 – Gelecek planlarınıza uyum sağlayabİlsin

Eğer yalnızca üretimle kalmayacak ve eğitim & workshop ayağına da uzanacaksanız atölyenizin en az 1 masa daha alacak genişlikte olması gerekiyor. Butik üretimden daha fazlasını amaçlıyorsanız küçük bir depo alanı, fırın sayısını artıracak veya boyutunu değiştirecekseniz ona uygun genişlikte bir alana sahip olan yerler bulmalısınız.

7 – Paketleme ve fotoğraf çekimi İçin alanı olsun

Seramik işi yalnızca üretimden ibaret değil. Ürettiğiniz ürünlerin kaliteli fotoğraflarını çekebilmeniz ve özellikle kargo ile gönderim sağlarken düzgün bir şekilde paketleyebilmeniz çok önemli. Tüm bu işlemleri toz, toprak, çamur boğuştuğunuz alanda yapmak mümkün değil. O yüzden bir adet paketleme tezgahınızın olmasını şiddetle tavsiye ederim. Fotoğraf çekebilmek için tripodunuzu yerleştirebileceğiniz, ışıklandırma yapabileceğiniz ve gerektiği zamanda da baloncuklu naylonlar ve kolilerle boğuşabileceğiniz rahatlıkta bir alanınızın olması lazım.

Tüm bu bilgilerin ışığında seçtiğiniz eşyaların ölçülerini baz alarak kendinize bir atölye seçebilirsiniz. 

tarihinde yayınlandı Yorum yapın

İlk Kez Seramik Fırını Kullanırken Dikkat Edilmesi Gerekenler

seramik fırını

Atölyenin en kıymetli parçası olan fırının doğru kullanımı çok önemli. Bu hem ürünlerin hayal ettiğimiz gibi çıkması hem de çok pahalı olan demirbaşımızın kullanım ömrü için dikkat edilmesi gereken bir nokta. Daha sonra fırın kullanımına dair detaylı tecrübelerimi de paylaşacağım ancak bu yazının konusu fırının ilk kullanımı. 

1- Elektrikçi ve fırıncıyı konuşturun. 

Öncelikle fırın gelmeden önce elektrikçi çağırıp fırının kullanılacağı yeri kontrol ettirmeniz gerekiyor. Şartel eklenmesi ve fırının yer alacağı alana kablo çekilmesi gerekiyor. Burada tavsiyem fırını aldığınız yerdeki yetkili ile önceden görüşüp elektrikçi geldiğinde yeniden arayarak ikisini görüştürmeniz. Böylece sorun çıkma riski minimuma inecektir. 

2- Söz uçar, yazı kaybolur. Siz iyisi mi videoya kaydedin. 

Gerekli kontrolün ardından güzeller güzeli fırınımız atölyemize teşrif edebilir. Gelen fırının kurulumunu elbette biz yapmıyoruz. Kurulum için gelen yetkili fırının kurulumunu yapıyor, ardından size gerekli bilgileri aktarıyor. Yardımsever fırıncı bey/ hanım detayları anlatırken videoya çekmenizi şiddetle tavsiye ediyorum. Böylece takıldığınız noktada geri dönüp sorularınıza cevap bulabilirsiniz. Ardından size bisküvi ve sır fırınlaması için iki adet program kaydetmesini de isteyebilir, bu anları da videoya alabilirsiniz.  

3- İlk kullanımda fırın boş olmalı. 

Fırının ilk kullanımı esnasında fırının boş olması gerekiyor. Yani atölyeye gelişini heyecanla beklediğimiz fırına önceden hevesle hazırlayıp kuruttuğumuz ürünleri yerleştirip hemen çalıştıramıyoruz. Zaten hazırda bulunan programlardan kısa sürecek olanı (sır fırınlama) çalıştırarak fırınınızın ilk kullanımını boş olarak gerçekleştirebilirsiniz. Burada çok çok önemli bir durumun altını çizmek istiyorum; ilk kullanımda fırınınızdan korkunç bir koku gelecek. Bu durumu size fırını getiren kişiler önceden belirtecektir. Çünkü ilk kullanımda tüm seramik fırınları koku ve gaz salınımı yapıyormuş. O sebeple ortamın muhakkak havalandırılması gerekiyor. Benim dikkat çekmek istediğim nokta ise bu salınımın şiddeti. 

4- İlk kullanımda aynı ortamda bulunmayın 

Fırınınız ilk kez çalışırken asla aynı ortamda bulunmayın. Çünkü bu gaz salınımı ısı arttıkça yavaş yavaş yoğunlaşacak ve siz fark etmeden odayı doldurmaya başlayacaktır. O anda fark etmeseniz dahi odadan çıkıp geri girdiğinizde nefes almayı bırakın gözlerinizi açmanız imkansız hale gelebilir.

5- Fırın soğumadan kapağını açmayın. 

Saatler birbirini kovaladı ve fırınınızın programı sona erdi. Simdi sırada soğumasını beklemek var. Bunun anlamı fırın kapağını açmadan önce yine saatlerce bekleyeceğiz demek oluyor. 

Atölyenin / odanın büyüklüğüne göre kokunun dağılma süresi degisiklik gösterecektir. Ancak iyi ihtimalle iki günde dağılacağını önceden belirtmekte de fayda var. 

tarihinde yayınlandı Yorum yapın

Yeni Bir Sayfa, Yeni Bir Meslek: Seramik Üreticisi Olmak!

Şimdilerde normal olarak kabul edilen ‘evden çalışma’, eskiden benim gibi birkaç ‘uyumsuz’un birçok şeyden fedakarlık ederek kazanabildiği bir haktı. O zamanlar hevesimizi kursağımızda bırakmaya pek niyetli olan bilmem kaç sistem sevdalısı da pandemi sonunda ofislerine dönmemek için dilek ağaçlarına çaput bağladıklarına göre, benim için yepyeni bir maceranın kapılarını aralama vakti geldi çattı.

Bu yeni yazı serisinde sizlerle seramik yolculuğuma dair edindiğim bilgileri paylaşacağım. Seramik fırını nasıl seçilir, fırın nasıl kullanılır, vakum çamuru nedir, döküm çamuru ile bardak nasıl yapılır, kalıptan çıkan bardağa kulp nasıl eklenir şeklinde devam eden uzun bir liste geliyor.  Bir bebek gibi düşe kalka yürümeyi öğrendiğim bu yeni mesleğe dair edindiğim tüm bilgileri paylaşmak istiyorum. 

Beni takipte kalın efendim 🙂

tarihinde yayınlandı Yorum yapın

Günce No: 4 – Ya Hobiyi İşe Çevirirken Ondan Aldığın Zevki Yok Ediyorsan?

Sevdiğin işi yaparsan ömür boyu çalışmazsın” demiş Konfüçyüs. Teoride kulağa mükemmel geliyor, peki ya pratikte?

Kendimi bulma ve hayatımı yönetme çabalarımı aşama aşama kaleme aldığım Günce serimin gecikmeli gelen 4. bölümü bu konu üzerine kurulu. Kendime sorduğum soruları size de sormak istiyorum. Çünkü kendi zincirlerini kırma -kırmaya çalışma- hikayemde güçlü kararlar kadar güçlü sorunlar da ortaya çıkıyor. Şimdiden uyarayım, bu yazıda cevaplar yok, sorular var.

Çalışmak günümüzün çoğunu kapsayan aktivite. Uyanıyor, yollara düşüyor, çalışıyor, yine yollara düşüyor, iş yorgunluğunu üzerimizden atıyor ve nihayetinde sabah kalkabilmek adına uyuyoruz. Arada kendimize birkaç saat ayırırsak ne ala. Aksi halde hayat sadece hafta sonlarından ibaret olabiliyor. Bu zinciri kırabilmenin iki yolu var. Birincisi yaptığın işten keyif almayı öğrenmek, bir diğeri -ki isyan eden ruhunu yaşı kaç olursa olsun bastıramayanların tercihi- keyif aldığın şeyi işe çevirmek. Peki ya bizi bunaltan şey yaptığımız iş değil de onun bir iş olması ise? Özgürlüğün kısmi olarak da olsa kısıtlanması ise?

İşin biraz daha derinlerine inelim. Günün kafa yorgunluğunu atmak için akşamları mutfağa girip de yaptığınız sevimli kurabiyeleri düşünün veya sevdiklerinize hediye etmek için yaptığınız küçük el işi ürünlerinizi. Yaparken tüm dertlerinizi arkanızda bırakıp kendinize yepyeni bir dünya açtığınız hobinizi… Yalnızca size özel olan o anı alıp bir işe çevirdiğinizi hayal edin sonra da.

Teoride hala mükemmel. Her gün hobin ile uğraşırken bir de üzerine para kazanmak ne kadar keyif verici tahmin bile edilemez. Ancak… Ya hobiyi güzel yapan onun için bulduğun kısacık vakti iyi değerlendirebilme hazzı ise? Ya işin içerisine sürekliliğin vermiş olduğu baskı girince hayaller suya düşüyorsa? Sabahlara kadar boyadığınız o seramik tabağı ya da bilgisayar başından saatlerce kalkmadan hazırladığınız tasarımları bir “deadline” ile taçlandırmak hobinizi işe çevirmenin karanlık yüzü ise. Gelen siparişler üzerine şekillenen yeni işinizde zamanla istemediğiniz tarzlara kaymanız ve özgür olduğunuz tek alanda artık özgür olmamanızdan bahsediyorum. Tüm bunların sonucunda ya işe çevirdiğiniz için, çok severek yaptığınız belki de hayatta size haz veren tek uğraştan soğumanız söz konusu ise…

Günce serisi diğer yazıları:

tarihinde yayınlandı 1 Yorum

Günce No: 3 Türkiye’den Gitmek mi Daha Zor Türkiye’de Kalmak mı?

Hayatında bir devrim yaparak işi bırakıp, tası tarağı satıp dünyayı keşfetmek için maceraya atılan insanlara her zaman imrenmişimdir. Kanım ne kadar deli akarsa aksın buna cesaret edemeyenlerdenim. Ama en azından elimden geleni yapmaya çalıştığım için içim rahat.

“Hayatımı değiştirmek için daha fazla geç kalmak istemiyorum” dediğim o günler daha dün gibi aklımda… Sanki geçen her gün hayatımdan çalınıyor gibi hissediyordum. Tamamen yanlış da değil aslında. Ölümsüzlüğü keşfedebilecekleri konusunda şüphelerim saçımdaki ilk beyazı görmemle gittikçe arttı.

Hayatımı değiştirmeye önce çalışma stilimle başladım. Doğrusu bu olduğu için değil, beni mutlu edecek olanın bu olduğunu düşündüğüm için elbette. (Gerçekten kurumsal hayatı bırakma hikayemi okumadıysanız üzülürüm, buraya tıklayalım lütfen) Çünkü bir işi sevmeyerek yapıyorsanız hayattan tat almak -benim gibi düşünen kişiler için- oldukça güç.

Sonraki aşama ise son yıllarda ülkemde yaşanan üzücü olayların psikolojik olarak yaşam kalitemi etkilemesi sebebi ile bir uzaklaşma arzusuydu. Belki birkaç ay belki birkaç yıl, bunun herkes için gerekli olduğuna inanıyorum. Sadece yaşanılan şehir ya da ülke değil, her durum için insanın kendisine dışarıdan bakması gerekli bir tecrübe. Çünkü insan bir düzenin içerisindeyken ne kadar düşünürse düşünsün bazı şeyleri algılamada zorluk çekebiliyor. İnsanın bedeni değil, ruhu yaşlanmadan; enerjisi değil hayalleri tükenmeden kendini tekrar tekrar keşfetmesi gerektiğine kalpten inanırım.

Aklımda her zaman “Acaba farklı bir türlüsü mümkün müydü?” sorusu ile yaşamak bana da etrafımdakilere de büyük haksızlık olurdu. Bu yazıyı ABD’de geçen 3. ayımın sonunda yazıyorum. Henüz hislerim çok taze. Çok sevdiğim iki kardeşimin düğününü kaçırdım, sevdiklerimden uzakta bir doğum günü geçirdim. Sırada Anneler Günü var, Babalar Günü var, bayramlar var… Hayatta her zaman bir seçim yapmak durumunda kalırız ve bu seçimlerimiz sonucunda mutlaka bir şeyleri feda etmek durumunda kalırız.

3 Ayın Ardından

Geçen 3 ayda prensesler gibi bir yaşam sürdüğümü söyleyemem ancak tüm zorluklara rağmen bir saniye bile pişmanlık duymadığımı net bir şekilde ifade edebilirim. Çünkü keşke yapmasaydım düşüncesi, acaba yapsaydım ne olurdu düşüncesinden çok daha tatmin edici.

Burada bulunduğum süreçte Türkiye’de yaşanan tüm olayları takip etmeyi bırakmadım. Biz kültür olarak ağaç gibiyiz. Köklerimizle bağlıyız toprağa sanki. Meyveler veriyoruz, yaprak döküyoruz ama bir sonraki mevsime tekrardan meyve vermekten vazgeçmiyoruz. Aynı umutlarımız gibi. İşte beni bu değişikliğe iten de tam olarak buydu. Umutlarımı tekrardan kazanabilmek.

Tamamen umutları tükenmiş halde ayrıldığım ülkeme dair yeniden umutlanmam için gereken ışık da beni Amerika’da bekliyormuş meğer, hiç ihtimal vermezdim. Burada çok farlı milletlerden arkadaşlar edindim. Ancak beni en çok etkileyen şey tanıştığım bir Amerikalı kız oldu. Kendisinden D. olarak bahsedeyim.

D, arkadaşları ile birlikte İstanbul’da 2 yılını geçirmiş, aradığı aşkı İstanbul’da bulmuş müthiş yetenekli bıcır bıcır bir kız. Hikaye tipik bir Türk erkeğine aşık olup Türkiye’ye sevdalanan birinin hikayesi değil. Zaten aşkı da yine kendi gibi bir Amerikalı ama birbirlerini İstanbul’da tanımışlar. D burada beni birçok arkadaşı ile tanıştırıp kendi yaşamlarının içine dahil etti. İstanbul’da yaşayıp da yanıbaşındaki şehirleri bile ziyaret etmemiş birçok kişiye nazaran ülkemizin birçok yerini gezmiş, düğünlerde göbek atmış, votkasını şalgamla içmeye başlamış bir arkadaşımız. Beni tanıştırdığı diğer arkadaşlar da aynı kendi gibi eğitim, kültür ve dünya görüşü seviyesi oldukça yüksek kişiler. Çok iyi Türkçe konuşuyor ve yalnızca kendisi değil, arkadaşları da Türkçe biliyor! Buna çok şaşırdım ve sordum. Sadece bir ülkede kullanabileceğin bir dili neden öğrendin diye. Seviyorum! dedi her biri.

Türkiye’ye yerleşmek istediklerini söylediklerinde ise ilk olarak Türkiye’de yaşanan olayların onların bu kararını neden etkilemediğini sordum. İnsanları sevdiklerinden, kendilerini orada mutlu hissettiklerinden bahsettiler. Adana’ya gidip şırdan yemiş bir Amerikalı çocuk bana keke dedi ve çay demledi bir gün. Migros’tan almış çayı 🙂

Her Şeye Rağmen Sevmekten Vazgeçmemek ve İnanmak

Biri sanatçı, biri seyis, biri balerin saymakla bitmez. Bir elin parmakları kadar değil sayıları, çok fazlalar… Turist olarak ülkemize gelip aşık olan gençler değil, orada yaşayıp, orada para kazanıp geçinip, yaşanan kültürel, dini, siyasi olayları inceleyip buna rağmen hala Türkiye’yi çok seven kişilerle tanıştım. Biraz utandığımı itiraf etmeliyim. Kendimi sorguladım, acaba benim sevgim bu kadar tutkulu mu diye düşündüm.

Burada yaşayıp Türkiye de dahil olmak üzere birçok başka ülkede yaşamayı dileyen gençler ile tanıştım. Yaşadığım bölge refah olarak olumlu ve huzurlu bir bölge. Gökyüzünün berraklığını İstanbul’da bulmak mümkün değil. Sokakta hiç tanımadığınız insanlar selam vermeden yanınızdan geçmiyor. Yolunuz kesişse bile sanki size engel olmuş gibi ‘Sorry!’ demeyi ihmal etmiyorlar. Bu kadar kibarlık da fazla canım diyorum her gün. Ama bu gençler de aynı bizim gibi, gitmek istiyorlar. O kadar çok konuştuk ki bu meseleleri, eğrisi ve doğrusuyla. Detayları ile.

Demek ki mesele sadece bu. Gitmek. “Burada da kötü olaylar yaşanıyor” dedi D. Keke’m olan çocuk da “Eğer kötü şeyler yaşayacaksak bunu her yerde yaşarız, mekanla alakası yok.” dedi.

Evet ekonomimiz, dış politikamız, ülke içindeki kutuplaşmanın artması vs vs birçok olumsuzluk var ama bahsetmek istediğim olay bu değil.

Biz burada, onların yerinde olmak istiyoruz. Onlar da bizim. Bunun bir sonu yok. Baki olan tek şey değişiklik isteği, deneme isteği sanırım. Elimizdeki ile mutlu olmak değil her zaman bir başkasını isteme, daha farklıyı deneyimleme… Konu elbette bu kadar sığ değil. Ama enine boyuna düşünmem için gerekli kıvılcımı yaktı diyebilirim.

Elbette bunları görünce ve bu hislere kapılınca valizimi toplayıp geri dönme isteği yaşamadım. Ancak meselenin özünü anlamam için 3 ay geçirmem gerekti. Bu geçen 3 ay, nerede yaşarsam yaşayım hayata farklı bir pencereden bakabilmem için gerekli aydınlanmayı sağladı bana. Sizin de kendi aydınlanmanızı o veya bu yolla yaşayabilmeniz dileğimle, Günce serim devam edecek…

Son olarak Anne, ben iyiyim merak etme 🙂

tarihinde yayınlandı Yorum yapın

Amerika Vizesi Nasıl Alınır?

amerika vizesi

Valizler hazır, Amerika’ya gidiyoruz! Ama nasıl?

Eğer bir süre için Amerika’yı ziyaret etmeyi düşünüyorsanız, elbette ilk yapmanız gereken hamle vize almak. Birebir mülakat ile vize görüşmesi yapılması zaten uzun yıllardır insanları tedirgin eden bir durum iken, özellikle son zamanlarda bir açılıp bir kapanan vize randevuları sebebi ile Amerika vizesi sanki alınması çok zor bir vize türüymüş gibi düşünülüyor. Size bu yazı içerisinde Amerika vizesi türlerinden, randevu aşamalarından ve gerekli belgelerden bahsedeceğim.

Statue of Liberty, New York City , USA .
Statue of Liberty, New York City , USA

Amerika Göçmen Olmayan Vizeler ve Göçmen Vizeleri olmak üzere 2 ana grupta vize işlemi gerçekleştiriyor. Göçmen olmayan vize türleri şu şekilde sıralanabilir;

  • (A, G, NATO) Diplomatik ve Resmi Vizeler
  • (B) İş, Turizm, Tıbbi Tedavi
  • (C) ABD’den Transit Geçiş
  • (D) Mürettebat Vizesi
  • (E1/E2/E3) Tüccar / Yatırımcı Vizesi
  • (F/M) Akademik Eğitim veya Dil Öğrencisi / Mesleki veya Akademik Olmayan Eğitim Vizeleri
  • (J) Değişim Programı
  • (H, L, O, P, Q, R) Geçici İşçi /Çalışma veya Staj Vizesi
  • (I) Basın Mensubu ve Gazeteciler

Bunlara ek olarak F ve J vizesi sahiplerin eş ve çocukları için bulunan F2 ve J2 vizeleri yer alıyor.

Göçmen vizeleri ise ABD Göçmenlik yasalarına göre ABD vatandaşlarının birinci derece akrabalarını, aile dayanaklı göçmenleri, iş dayanaklı göçmenleri ve Green Card kazanarak bir takım haklara sahip olan kişileri kapsar.

Vize Başvurusu Nasıl Yapılır?

Türkiye’den ABD’ye vize başvurusu yapabilmek için Ankara ve İstanbul’daki konsolosluklardan randevu almanız gerekmekte.

Amerika vize başvuruları yalnızca kendi web sitesi üzerinden yapılır, farklı sitelere kişisel bilgilerinizi kesinlikle vermemelisiniz!

  • İlk olarak yapmanız gereken şey DS-160 formunu doldurmak. Amerika vizesi başvuru formu olan DS-160’a ulaşabileceğiniz adres ise bu: https://ceac.state.gov/ceac/

amerika vizesi

Formu doldururken kesinlikle doğru bilgiler vermeniz çok önemli. Bu formun, içerisinde yazan bilgilerinizin doğruluğunu kabul ettiğinizi belirttiğiniz resmi bir evrak olduğunu unutmayın. Formu doldurduktan sonra sıra vize randevusunda.

  • Konsolosluğun vize randevuları için kullandıkları http://www.usvisa-info.com/ adresinden TEMPORARY VİSAS (Geçici Vizeler) veya PERMANENT VİSAS (Daimi Vizeler) için başvuruda bulunabilirsiniz. Ardından tek yapmanız gereken şey yönlendirmeleri takip etmek.

vize başvurusu

Karşınıza çıkan listede Avrupa bölmesinde yer alan Türkiye’yi seçin ve sağ üstte yer alan oturum aç butonuna basın. Eğer hesabınız yok ise yeni bir hesap oluşturun.

amerika vize başvurusu
Bu oluşturacağınız hesapta pasaport numaranız, kimlikte yer alan doğum günü tarihiniz ve uyruğunuz yer alacak. Tüm gerekli bilgileri girin. 

Eğer vize görüşmesine 2 kişi gidecekseniz bunu belirterek aynı anda randevu alabilir, görüşmeye birlikte katılabilirsiniz. Şayet vizeniz F2 veya J2 gibi aileyi kapsayan bir vize türünde ise ve esas vize sahibi de yeni bir vize alacak ise, mutlaka esas vize sahibi yani F1 ve J1 vizesi sahibi olan kişi ile katılmanız önerilir.

Amerika vizesinde pasaportunuz evinize ya da dilediğiniz adrese gönderilmiyor. Bu sebeple teslim alacağınız PTT şubesini seçmeniz gerekiyor. Bu işlemi de tamamladıktan sonra vize ücretini ödeyeceğiniz sayfaya yönlendirileceksiniz.

Kredi kartınız ile ödemeyi yaptıktan sonra randevunuz için tarih ve saat seçebilirsiniz.

Eğer F–1, F–3, M–1, M–3 veya J– 1 vize türleri için başvuru yapıyorsanız SEVİS ÜCRETİ ödemeyi unutmamalısınız.

Sevis Ücreti nedir? ABD İç Güvenlik Bakanlığına (DHS) ödenen Sevis Ücreti, eğitim için ABD’ye gelen yabancı uyruklu öğrencilerin ödediği bir harçtır.

Amerika Vizesi İçin Gerekli Evraklar

Amerika vizesi için konsolosluğun sizden talep ettiği belli bir evrak yok. Yani aslında Pasaport ve fotoğrafınızı alıp gidebilirsiniz. Şaşırtıcı değil mi? Doldurmuş olduğunuz DS-160 formunda size dair neredeyse bütün bilgiler yer alıyor ve bu bilgilerin doğru olduğu kabul ediliyor. Bunun anlamı da vize görüşmesi esnasında sizden,  doldurmuş olduğunuz bilgilere dair kanıtlayıcı bir belge istemeleridir.

Bunlar neler olabilir;

  • DS-160 formunun barkodlu onay sayfasının çıktısı.
  • Fotoğraf (Amerika Vizesi için kullanılan fotoğraf boyutunda olmalıdır. Son 6 ay içinde çekilmiş ve tüm yüzü kaplayan fotoğraf direkt olarak kameraya bakar şekilde çekilmiş olmalı ve fotoğraf boyutu 50 mm x 50 mm olmalıdır. Fotoğrafçıya Amerika Vizesi için fotoğraf çekildiğinizi söylerseniz zaten yardımcı olacaktır.)
  • Pasaport (En az 6 ay geçerli süresi olan pasaportunuz ve daha önceki seyahatlerinizi gösteren eski pasaportlarınız)
  • Öğrenci vizesi alacaksanız okul kayıt belgeniz, i-20 belgeniz ve sevis ödeme belgeniz.
  • Finansla durumunuzu gösteren banka hesap dökümleri, eğer öğrenci iseniz sponsorunuz.
  • Ziyaret amacınızı kanıtlayabilecek her türlü iş yeri yazısı, öğrenci belgesi, sahip oldukları varlıkların tapu ve ruhsatları, evlilik cüzdanı.

Ve elbette vize görüşmesi esnasında sakinlik ile özgüven. Benim vize sürecimi anlattığım videomu izlediniz mi?

 

tarihinde yayınlandı 2 Yorum

Günce No:2 – Tam Zamanlı Çalışmadan Freelance Hayata Geçiş

“Gregor Samsa bir sabah huzursuz düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu.
….
‘Bana ne olmuş böyle?’ diye düşündü. Bu bir düş değildi.”
Franz Kafka kadar olmasa da ben de bir sabah (kendi çapımda) dönüşerek uyandım. Belki bir böcek değildim ama bir mutfak robotundan çok da farkım olmadığını keşfettim.

Çalıştırma düğmem cep telefonumun alarmıydı ve tüm gün yapmam gerekenler önceden programlanmıştı. Etrafımdaki kişileri incelediğimde kimisi benim kadar yılmış, kimisi durumun farkında dahi olmadan yaşayıp giderken büyük bir kısım da kabullenmiş haldeydi. Ancak bu çemberin dışında yaşayanlar da vardı. Çemberin bir adım dışına çıkmaya cesaret ettiğinde neler mi olacaktı? O zaman bu yazıda son 6 ayımdan biraz bahsedelim…

Aranızda hala ilk yazımı okumamış olanlar var ise (aşk olsun gerçekten) buradaki linke tıklayarak o yazıya ulaşabilirsiniz -> www.sedasipahi.com/kurumsal-hayati-birakmak/

Çevrimiçi günce serimin 2 numaralı bölümü hayatını değiştirmek için bir adım atmayı düşünüp de bunun sadece bir hayalden ibaret olabileceğine inananlar için.

DAHA İYİ BİR HAYAT MÜMKÜN

Hayatımın arka fonunda sürekli inceden bir acıklı bağlama sesi ile yaşar gibi geçirdiğim birkaç yılım oldu. – Bu yaşadığım hissi bir ömür yaşayanlar olduğunu düşündükçe hayata küsüyorum.- Daha özgür bir hayat stilini benimseyebilmek adına seçtiğim bir mesleğim ve onu severek yapan bir yapım olmasına rağmen, zamanla hayattan aldığım tadın azalmasının yanı sıra boğuluyormuşum hissi ile karşı karşıyaydım.

Eğer başka bir çareniz olmadığını biliyorsanız bazı şeylere gerçekten katlanabiliyorsunuz. Zira birçoğunuzun zorlayıcı okul, yurt veya iş hayatı tecrübeleri vardır bununla ilgili. Ancak içinizde biraz da olsa ümit varsa, eğer daha iyi bir hayatı hayal edebiliyorsanız, artık mevcut koşullarla yaşamak çekilmez bir hal alıyor. 

Bende de durum tam olarak buydu.

Yaptığım işin mekan ve zamandan bağımsız olduğunu fark etmem için uzun zaman geçmesine gerek yoktu. Çünkü en başından daha “özgür” bir yaşam stilini benimseyebileceğimi düşündüğüm için bu mesleğe yönelmiş, lisans eğitimimin haricinde birçok programa katılıp uykularımdan vazgeçmiştim yıllarca. Hobi olarak yine yapmamış, yazmayı bir meslek haline getirebilmiştim. Ancak yıllar içinde hayaller ve hayatlar birbirine uyum sağlamakta çok zorlandı. Ta ki 6 ay önceye kadar. 

YENİDEN NEFES ALMAYA BAŞLAMAK

Yıllar öncesinde karar verip de uygun zaman kolladığım serbest çalışmayı ocak ayı itibari ile hayata geçirdim. Bu sürede kendime daha kaliteli vakit ayırdım, hayatımda ilk defa spor yaptım ve düzenli olarak yapmaya devam ediyorum. Okuyamadığım kitaplara başladım, bir sürü film izledim, uzak – yakın seyahatler yaptım, sevdiklerime daha fazla zaman ayırdım, sabahları yastığıma sarıldım ve en önemlisi;  kendime daha fazla inanmaya başladım. 

İşin özeti, evden çalışmanın hayatımla ilgili vermiş olduğum en doğru kararlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Pazar günü sabahından “Of yarın iş var” düşüncesine kapıldığım, “Hadi 10 dk sonra işten çıkıyoruz” diye beklediğim, şimdikinden daha az (ve göreceli olarak daha rahat) çalışsam da daha mutsuz olduğum zamanları düşünüyorum ve bu kararımın ne erken ne geç, tam da zamanında verilmiş bir karar olduğunu bir kez daha anlıyorum.

Ve işte şimdi buradayım. Evden çalışmak hakkında biraz konuşmak, tecrübelerimi aktarabilmek için. Evden çalışmak nedir ve ne değildir?

  • Öncelikle evden çalışmak işsiz olmak demek değildir. Çalışma hayatına girdiğimizde -çoğunlukla- işe gitmediğimiz ve evde geçirdiğimiz zamanları düşünerek, evde olduğunuzda sadece yatacağınızı varsayamazsınız. Tabii bu doğrultuda freelancer olmaya karar vermeden önce, evden yapabileceğiniz işlerin bir kısmını ayarlamanız da gerekiyor. 
  • Evden çalışmak demek daha az çalışmak demek değildir. Gün içerisinde işe ayırdığınız yol, yemek gibi zamanları hesaba katarsak İstanbul şartları için ortalama 11 saat gibi bir zaman harcama söz konusu. Yani günün neredeyse yarısını iş için geçirip kalan yarısının ise büyük bir kısmını uyuyarak tüketiyoruz. Evden çalıştığınızda bir işi ne zaman bitireceğiniz tamamen sizin tercihleriniz ve çalışma stilinizle alakalıdır.

Mesela bir gün içinde iş için 4 saat zaman ayırdığım da oldu, 10 saat de. Ya da tembellik yaptığım bir günün ardından sabah 5’e kadar çalışmam gerekebildiğini de gördüm.

  • Düzensizliğinizi düzene sokabilirseniz, kalıplara uymak zorunda kalmazsınız. Freelance çalışmada genellikle yapılması gereken iş haftalık veya aylık olarak gelir. İşin bitmesi gereken tarihi baz alarak kendinizi haftalık ve günlük olarak planlayın. Her gün yapmanız gereken iş belli olursa, daha sistemli bir şekilde ilerleyebilirsiniz.
  • Favori çalışma saatlerinizi keşfedin, kendinize ayıracağınız saatleri bu çerçevede oluşturun. “Her sabah 8’de kalkıp öğlen 4’e kadar bütün işlerimi bitireceğim!” demenize gerek yok. Biraz düzensizliğin düzeninin keyfini sürün, misal 8 benim uyku saatim kapsamında 🙂

Şahsen akşam saat 10’dan sonra yaptığım 1 saatlik çalışmanın, sabah saat 10 – 15 aralığında yaptığım çalışmadan çok daha verimli geçtiğini söyleyebilirim.

  • Boş kalan zamanlarınızı daha verimli değerlendirmeye çalışırsanız amaçsız kalmazsınız. Okuyamadığınız kitapları okuyun, izlemediğiniz filmleri izleyin, eğer vakit bulabiliyorsanız bir kursa yazılın. Sonunu getirmek istediğiniz amaçlar belirlemezseniz zamanla kendinizi sadece günü geçirmeye odaklanmış gibi hissedebilirsiniz.
  • Bağlantılarınızı koparmayın ve asla kendinizi EVE KAPATMAYIN! İsteyerek veya mecburiyetten bir gün kurumsal hayata geri dönmeniz gerekebilir. Ya da kariyer yapmak isteyebilirsiniz. Bu sebeple eski iş arkadaşlarınızla ve sektörün önde gelenleri ile iletişiminizi koparmayın. Ayrıca yeni iş bağlayabilmek için de bu bağlantılarınıza ihtiyacınız olacak.

Meraklısına: İçerik Editörü ne iş yapar?

tarihinde yayınlandı 1 Yorum

Günce No:1 – Kurumsal Hayatı Bıraktım

Başlarda her şey çok güzeldi. Ama kısa zamanda ben de merdivenin solundan yürüyen ekibe katıldım. Yürümekle koşmak arasında bir tempoda 9-6, 8-5, 8.5 – 5.5 bütün varyasyonları denedim.

Kısa zamanda ben de İstanbul’un kalabalıklığından şikayet eden, “Herkes buraya geliyor” diyenlerden oldum -Başka bir şehirden geldiğimi unutarak üstelik-

Bu yazı senin için sonradan İstanbullu olan arkadaşım. Bu yazı senin gibi olan birinin klavyesinden çıkan iç sesin aslında.

İstanbullulaşmak

Evet yaşadığım şey tam olarak buydu. Zaman kısaydı ve biz koşmak zorundaydık ama unuttuğumuz şey sadece koşuyor oluşumuzdu. Neyin peşinden olduğunu hiç düşünmeden belki de. Sanki oltanın ucundaki peynire koşan bir fare gibi, bir süre sonra peyniri bile gözümüz görmeden sadece koşar olduk.

———–

Oldum olası metro istasyonlarında bulunan saatleri sevemedim. Hep bir yerlere yetişme telaşını vurgular gibi geldi bana. Metronun gelişine 1 dakika kaldığını göre dursun koşarak inilir yürüyen merdivenlerden. Normal merdivenleri kullanmaya gerek yok, böylesi daha hızlıdır çünkü.

Benim yerim ne?

Her sabah, aynı insanlar ve aynı yollar; aracın amaç olduğu bir düzende koşturup duruyoruz. Peki bu düzende benim yerim ne? Kurumsal firması daha rahat koşullarda çalışmasına izin verdi diye ( serbest kıyafet, standart mesai saatleri…) şanslı azınlıktan olduğunu düşünen sıradan birisi. Haftasonu 30 dakika görebildiği denizle kendini avutan, 2 haftalık tatil için 1 sene çabalayan, hasta olduğunda evde dinlenecek diye mutlu olup da bir yandan ertesi gün isleri nasıl yetiştireceğim düşüncesi ile kıvranan kişileriz sonuçta hepimiz. 

Öğrenci iken gelip de sonradan yerleştiğim İstanbul, beni öğrenci olduğum müddetçe çok sevdi. Ben de onu.  Öğrenciysen sever seni İstanbul. Bağlar kendine. Misafirliği bırakıp da hayatın tam içine daldığında ise durum o kadar değişiyor ki ben bunca yıl burada mıydım diyebiliyor insan.

Çoğu kimse sanıyor ki “title” değişimi dünyanızı değiştiriyor. Yapılan küçücük bir zam hayallerden daha önemli. Halbuki farklı isimle aynı işi yapmaya devam ediyoruz. Şair yalan söylüyor, güle başka isim versen de kokar, değişmez. 

bosmetrobus

Beyaz gömleği giyip de masaya oturan herkes bunun bir prestij olduğuna inanıyor. Kendilerini öğle aralarında yemek yedikleri köftecilerin garsonlarından üst sanıyorlar.

İş hayatlarına öylesine bağlanmışlar ki, işe gitmenin temel ihtiyaçlarını ve mutluluğuna sebep olacak şeyleri karşılamak için yapılan bir eylem olduğunu, amaca giden yoldaki araç olduğunu unutup amaçlaştırmışlar.

Hayalleri bir çocuğun hayatını kurtarmak olmamış da terfi almak olmuş, hayalleri tüm okyanuslarda kulaç atmak değil de müdür olup herkese caka satmak olmuş.

Öylesine sindirmeye çalışmışlar ki bir şeyler yapmak isteyenleri, ne zaman bir girişim fikri ile adım atmaya kalkılsa başarısız örneklerle heves kırmaya çalışmışlar.

Sanmıyorum ki her sabah karanlıkta uyanıp soğuk sokaklarda yürüyen, tek kişinin bile sığamayacağı metrobüse 10 kişi sığmaya çalışan, trafikte enerjisi sıfırlanıp da işe ulasan bir kimse mutlu olabilir haftaiçi sabahlarında.

“Sanki kim mutlu ki iş hayatında
Sanıyor musun ki herkes koşarak gidiyor
Ay sonu maaşı alınca mutlusun ama”
Ne sinir bozucu cümle kalıpları. İnsanlara bir kere hayallerinizden bahsetmeye görün, hemen klişeleri sıralarlar önünüze. Düşünmenin, hayal etmenin ve kurduğunuz hayallere inanmanın asla değer görmediği bir düzen bu.

İş hayatına atılalı 6 seneyi geride bıraktım. Ben 24 yaşında ayakları yere basan, kendi kendini geçindirebilen, yurtiçi ve yurtdışı tatil yapabiliyor diye toplumun bir kısmından sıyrılabilen genç bir kadınım.
Ve ben 24 yaşımda hayatımı değiştirmeye karar verdim.
“Kendini değiştirmeyi denesen?” diyenlere inat hayır!

Ben kendimi değil hayatimi değiştireceğim. Ben bu düzeni değiştiremiyorsam eğer bu düzene dahil olmayacağım. Bu hissiyatla düzenden 1 adım da olsa dışarı çıkıp ilk ayımı geride bıraktım.

Başlarda bir boşluk yaşanıyormuş, öylesine alışmışız ki kalıp çalışma saatlerine ve stillerine; kendi düzenini yaratmak önceleri uzay boşluğunda kalmışsınız gibi bir hissiyat veriyor. Sonrası ise özgürlük.

Bu yalnızca bir başlangıç aslında. Dışarıdan gelen bütün seslere kulaklarımı tıkadım, bu benim yolum! Kendi yolunu bulan ve bu yoldan gitmeye cesaret eden bütün herkese , her daim yanımda olanlara ve bana ilham olan isimsiz kahramanlara binlerce teşekkür…

Sen ne iş yaparsın Seda diyenlere: İçerik Editörü nedir ve nasıl olunur?

tarihinde yayınlandı 1 Yorum

Valizinde Hayallerinden Başka Bir Şey Olmayan Gezgin Samet ile Tanıştınız mı?

Bir yolculukta yanınıza mutlaka almanız gereken neler vardır? Cep telefonu, şarj aleti, yeteli miktarda para… başka? Ben çok kısa süre süre önce öyle biri ile tanıştım ki, yanına sadece kendine olan inancını almış!

Evet, size bugün Samet’ten bahsetmek istiyorum. Peki bu Samet kimdir? nedir? nerededir?

Samet valizine hayallerini, çocukluğunu ve umutlarını alarak yola çıkmış genç bir arkadaşımız. Nerede derseniz o sorunun cevabını kendine takma ad olarak belirlemiş. “Samet Her Yerde”

Samet ile sosyal medya aracılığı ile tanıştım. Küçüklüğünün geçtiği tarihi bölgedeki kazıları izleyerek evrene, dünyaya merak sarmış. Birçok kişinin başına gelebilecek kayıpları yaşaması ile birlikte şekillenmiş çocukluğu. Belki de bunları gördükten sonra anlamış bir yere bağlı yaşamanın kısıtlı insan ömrü için haksızlık olduğunu.

Herkesin şikayetçi olduğu eğitim sistemimizde öğrenim görürken, en iyi eğitimin dünyayı görmek olduğuna karar kılmış. Kendi deyimi ile “Deneyim Avcısı” olup hayatı tanımak ve anlamlandırmak istemiş.

Samet her yerde

Samet yaklaşık 2 senedir yolda. Birçoğumuzun çocukluğunda özenerek izlediği “Acun Firarda” programı ile kamçılanan gezme arzusu yaşı büyüdükçe karşı konulamaz hale gelmiş. Kendini bulacağı bu yolculuğu İran üzerinden Malezya’ya geçerek başlatmayı düşünmüş. Yazılım merakı ile geldiği İstanbul’da öğrendiği otostop ile eylül ayında İran’a kadar gitmeyi başarmış. Ancak evdeki hesap çarşıya uymamış ve terörist olduğu şüphesi ile İran’da alıkonulmuş Samet. Bu işlerle bir ilgisi olmadığı anlaşılıncaya kadar da son parası ile aldığı bileti yanmış tabi.

Hani kul sıkışmadıkça hızır yetişmez derler ya, o dar zamanında hızır gibi yetişmiş Enes Kutluca ve ona yanan biletlerini yeniden almış. Malezya, ardından da Güney Kore. Genç girişimci Kutluca’nın desteği ile Samet tekrardan yüreklenmiş ve yola çıkmış böylece.

Türkiye’den aldığı bileklikleri satarak, günlük işler yaparak Güney Kore’de bir süre kalmış ve kredi kartının son damlası ile oradan Filipinler’e geçmiş. Şuan hala Filipinler’de ve yolunun henüz çok başında. Günlük işler yaparak hayatı öğrenmeye devam ediyor.

Aslında bizimle de paylaşıp öğretebileceği çok şey var. Ancak telefonu çalındığı için bu anlarını videolar çekerek paylaşamıyor bile. “Yolculuk bir virüstür gezmediğin zaman yavaş yavaş ölürsün.” diyor Samet. Türkiye’de görmediği yokluğun içerisinde yaşıyor ve yine de mutlu. Neleri göze aldın da çıktın bu yola diye sorduğumda ise ölmeyi bile göze aldığını söyledi.

“Nerede öleceğimizi bilmiyoruz bu yüzden risk alıp yollara çıktım. Sokakta yatmayı,dayak yemeği, bıçaklanmayı, yağmurda ıslanmayı, parasız kalmayı, dolandırılmayı, eşyalarım çalınmasını göze aldım. Sorun değilde, pes etmek yok.”

O daha iyi şartlarda bir eğitim almak ya da başka bir ülkenin vatandaşı olarak yeni bir ülkeye yerleşmek istemiyor. Herkesin ideallerinin maddi değerler ile ölçüldüğü bugünlerde bütün kıtaları görmeden dönmemek Samet’in hedefi. Her gün yeni bir şey öğrenmeden gözlerini kapatmamak, tüm dillerde insanların anılarını dinlemeden ölmemek.

sametheryerde“Anne ben iyiyim”

Telefonu olmadığı için ayda bir defa ya da birkaç ayda bir defa annesi ile iletişim kurabiliyor Samet, askere gittiğimi farz et, ben iyiyim diyormuş ona. Burada bahsetmediğim birçok zorluğu yaşamış biri için bunu diyebilmek gerçekten önemli.

Her geçen gün yeni bir şey öğreniyor, yeni arkadaşlar ediniyor ve her şeyden önemlisi kendine güvendiğinin farkına varıyor.

Pes etme mi? Asla. NEVER GIVE UP

Gelecek senin ellerinde diyor Samet ve her sabah kendi kendine asla pes etmeyeceğini söylüyor. 19 yaşında sıcacık bir genç Samet, bana kendimi, yaptıklarımı ve yapacaklarımı sorgulatan demir gibi sağlam bir arkadaşımız. İnternet üzerinden yapabileceği işler arıyor ve ideallerini gerçekleştirmeden dönmek istemiyor.

Bizimle paylaşıp bizleri de cesaretlendirebilmesi için ise biraz desteğe ihtiyacı var.